4 Mayıs 2012 Cuma

ATLAS e-kitap olarak yayınlandı

Son dönemlerde bazı okuyucuların oldukça rağbet ettiği e-kitaplar yeni bir okuma biçiminin gelişmesine neden oldu. Kindle, android cep telefonları gibi belirli araçlar aracılığıyla okunabilen e-kitaplar, sağladığı kolaylıklar nedeniyle teknolojiyle arası iyi okuyucuların okuma seçeneklerinden biri haline geldi. Bir süre önce ZDC Yayıncılık tarafından yayımlanan öykü kitabım "ATLAS" da artık e-kitap olarak okunabilecek. Kitabın e-kitap versiyonu idefix tarafından yayınlandı. 


Atlas'ın e-kitap versiyonu için: 
http://www.idefix.com/Ekitap/tanim.asp?sid=TTTLURN4O8VK1RPDLEW8&searchstring=atlas

4 Mart 2012 Pazar

Edebiyatseverle Başkent'te Bir Söyleşi

Başkent Üniversitesi Edebiyat Topluluğu tarafından düzenlenen söyleşilerden birine konuk olarak çağrılmış olmaktan onur duydum. Kendi üniversitemde, kendi öğrencilerim ve iş arkadaşlarımla kitabım "Atlas" hakkında konuşmak gerçekten heyecan verici olacak. Bugüne kadar kitabımla ilgili olarak yalnızca yakınlarımın ve birkaç öğrencimin değerlendirmelerini alabilmiştim. Bu söyleşide daha çok sayıda edebiyatseverin kitapla ilgili düşüncesini öğrenebilme fırsatım olacağını umuyorum. Tadının damağımda kalacağından şimdiden emin olduğum bu söyleşiyi düzenleyen Öğretim Görevlisi arkadaşım Emine Tuğcu'ya ve Başkent Üniversitesi Edebiyat Topluluğu'na emeklerinden ötürü teşekkür ederim.   


Söyleşi Tarihi ve Yeri
13 Mart 2012 (Salı), Saat:15:00
Fen-Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu (G-408)



27 Şubat 2012 Pazartesi

Atlas: İzlerin dokusu

Yasemin Köksal'ın Tuti Edebiyat Dergisi'nde yayımlanan yazısı...


Unutmak ne kolay bir kelime. Bir çırpıda söyleniyor. Takılmadan, kekelemeden hemen çıkıveriyor ağızdan... Oysa iş eylemi yapmaya geldiğinde, seneler almıyor; senelerce iz bırakıyor. Her sene daha çok hatırlıyorsunuz sanki... Bir koku, bir ses ya da bir yüz... Unutmamaya yeminli gibiyiz... Unutulmamaya da. Kim unutulmak ister ki. İşte Okan Cem Çırakoğlu, Atlas’ta topladığı öyküleriyle unutulmayan izlerin derinliklerinde yolculuğa davet ediyor okuru. Atlas haritalar yığını; sizse bir yolcu... Belki bir iz âşığı olursunuz belki de izlerin fotoğrafı. Otel odasına giren bir kat görevlisi olursunuz bazen. Çizgiler görürsünüz; unutulmamak adına çizilmiş çizgiler. Yazarın da belirttiği gibi: “ Sanki bugünü ve geçmişi birbirine karıştıran bir fotoğraf hilesi gibi o çizgiler”. İzlerin izinden kurtulmak... Mümkün mü? İşte bu soruya bir cevap arar Atlas. Oysa cevabı daha ilk sayfasından hissettirilir: “Ama güneş bir anda batmıyor geceye”.

İzler... Eser, bir kadının içinden, kadına dair bir kimliğe bürünen bir erkeğin hayatın izlerinde geçen yolculuğundan bahseder. Bu izler, kimi zaman belleğin belası kokulardan ibaretken; kimi zaman da her notasının hakkını vererek oluşturulduğuna inanılan Ferahfeza Peşrev olur. İzlerin ardındaki gizeme yolculuk gibidir Atlas. Okur, bu yolculuğun ardını her öykünün bitiminde gördüm sansa da; bir diğer öyküde yolculuğun devam ettiğini anlar. Her öykü yeni bir başlangıç yaratır belleklerimizde. Günlük hayatımızda sıra dışı gibi görünen bir olgu, Atlas’da yepyeni bir dünya olur. Aynada gördüğünüz suret, o suret olmaktan çıkar adeta. Ölüm gibi bilinen bir gerçek, gerçekçiliğinin aynasını kırar. O, yeniden yaratılır ve adeta “Herkes bir gün ölür” demekten başka çare bırakmaz.

Eserde ”Öteden” ve “Beriden” başlıkları altında sıralanan öykülerde sıra dışı olaylar, bütün doğallığı ile sizi karşılar. Bunlar size çok yakın veya çok uzak olabilir. Tanıdık ve yabancı, sıradan ve doğal. Eseri farklı kılan anahtar kelimeler bunlar olsa gerek.

Hayatınızda birçok kez bakınca kendi suretinizi gördüğünüz insanlarla karşılaşırsınız. Farkında olmadan ruhlarınız aynı şarkıyı mırıldanır; bilmezsiniz. Yazar, bunu havanın birden fırtınaya dönmesine benzetir ve bunu bir türlü kestiremeyeceğimizin de altını çizer. Bu belirsizliğin kişinin hayatında yaşadığı hüzünlerinde, çelişkilerinde ve kararsızlıklarında görüldüğü de muhtemeldir. Bunlar insana özgüdür. İşte bu insana özgülük umut ve düşle harmanlanarak sofranıza sunulur. Zamanın donmuş kıvrımlarından dokunmuş bir Atlas. Her sayfada size yeni keşifler vadeden bir kaptan... Peki siz, insanların iki güneşi bir arada gördüğüne inanan bir duygu tünelinden geçmeye hazır mısınız? 


[Köksal, Y. (2012). Atlas: İzlerin dokusu. Tuti Edebiyat Dergisi, Yıl:2, sayı:8, sf. 89.]

26 Şubat 2012 Pazar

Oradaki

Ağır ağır yaklaştı pencereye. Perdeyi araladı, dışarıda yağmur vardı. Bir süre yağmuru izledi, sesini duydu. Damlaların, içine loş ışıklar dolan su birikintilerine düşüşüne daldı. Saatlerce yağmur altında dolaşmış gibi hissetti. Ürperdi. Gömleği teninde buz adaları eritti bir an için. Sokak ne kadar tenhaydı. Sabahları gittiği park ya da gece yarıları dayanamayıp kendini attığı meydanlar kadar tenha. Bir sarhoş ağır adımlarla sallana sallana geçti evin önünden. Mevsim ne diye sorsan, "aşk hüzün yumağı birader" deyip gidecek bir adam gibi kayboldu gözden.

Tüm bunları neden düşündüğünü kavradığı anda yüzleşti kendisiyle. Odaya dönmeye korkuyordu. Arkasına dönmeye bile korkuyordu. Camdan soğuk vuruyordu ellerine. Sigarasının külü bile dönmesi gerektiğini söylese de dönemiyordu. Kentin ışıkları bir şeyler söylemeye çalışıyordu ona garip bir şifreyle ama o anlamıyordu. Görmüyordu demeli belki de. Zorlamalı bir sohbet açtı kendi kendine. Bir şeyler anlatsa odadaki yok olacaktı sanki ya da çekip gidecekti. Posta kutusunun anahtarının nerede olabileceğini bile düşündü. Olup bitenler komikti aslında, güldürecek kadar korku doluydu.


Bu düşünsel kaosun içinde, beyninin tam orta yerinde garip bir yaratık belirdi. Elindeki bıçağı savurup duruyordu. "Bu zamanın efendisi benim" diyordu, "bu zamanın efendisi benim". Dönemedi odaya. Sokakta kaldı gözü. Başını yukarı kaldırdı. Bulut ya da öyle bir şey gördü. Gökyüzünde ne olurdu ki zaten ya bulut ya da yıldız. Yıldız yoksa bulut olmalıydı gördüğü.  "Bir de Asmin var gökte ama o çoktandır üç bin metrenin altına inmiyor artık" diye mırıldandı. Küçük bir tebessüm belirdi yüzünde, sonra kırılıverdi tebessümdeki korkulu anlam. Alnını cama yasladı. Soğuktu. Çok geçmeden üşümeye, uyuşmaya başladı alnı. Beynine yayılan soğuk başını ağrıtsaydı da, dayanamasaydı da dönmek zorunda kalsaydı keşke. Ama olmadı dişlerini sıka sıka dayandı o illet soğuğa. Çalan telefonu açamadı. Kahve yapmak için ocağa koyduğu suyun kaynadığını duydu ama gidip ocağı söndüremedi. Zehir zıkkım içkilerden çekti canı. İnsanın boğazını yüreğini yakan türden bir şeyler içip yanmak istedi. Gidip bir bardak alamadı, kahrolası odaya dönemedi. Ayakları ağrımaya başladı, pencerenin yanındaki duvara dayadığı omzu donmuş gibiydi. Tırnaklarını yemeye başladı. Dalgalandı, dalgalandı, dalgalandı… Çocukluğunu anımsadı. Hiç dönmezdi oysaki o zamana. Kaçtığı yere kendi ayaklarıyla döner mi insan!


Sigarası sonuna kadar yandı ve pencere önündeki tükenişin sembolü gibi parmaklarının arasından kayıp düştü. Başını eğip bakmak bile istemedi. Donmuş kaskatı olmuş bir adam heykeli gibi durdu orada. Bedenini hissediyor muydu acaba? Düşüncesi gemsiz kalmıştı, kontrol edemediğini anlayınca bıraktı kendini. Kapıldı gitti. Neye, kime bilmeden kapıldı. Dönmek istiyordu, tek istediği buydu. Birkaç damla yaş süzüldü gözünden, iğne gibi ayaklarına saplandı damlalar. Gerçekten korktuğundan bile emin değildi artık. Bugüne kadar hep dönebilmişti. Ne zaman kovsa kendini ya da kaçsa dönebilmişti. Ama şimdi acı çekiyordu hem de çok... Öyle güçlü ve yalındı ki bu duygu, karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Artık tükenmişti. Mücadele edecek gücü bulamaz olmuştu. Yoksa yıllardır onunla dövüşen kendisi değil miydi? Her seferinde bir yolunu bulup bertaraf etmemiş miydi o illeti? Ölmüş müydü yoksa? Hayır, herhalde ağır yaralıydı. Gelip alsınlar diye bekleyen vurulmuş bir asker gibi hissetti kendini. Tıpkı yaşama veda etmesi gerektiğini anlayan bir insanın çaresizliğiydi yaşadığı. Ama o yaşamak zorundaydı. O odaya dönmek zorundaydı. Pencerenin kolundaki eli bir taş gibi düştü yanına. Haykırmak istedi, kendini kaybedip avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. Bağıramadı ama başını yukarı kaldırmış, gözleri kapalı, ellerini yumruk yapıp kollarını iki yana açmış bir adam geçti gözlerinin önünden. Dudaklarını aralamak istedi; çenesi kıpırdamadı. İyiden iyiye uyuşmuş bedeninden gelen tek bir ses bile yoktu. Düşünceleri tıpkı bir okyanus damlasıydı ya da çağlayan köpüğü - takip edilmesi ve tekrarı imkânsız manzaralardı suyun içinde. Kayıptı artık o. Her şeyiyle, kelimenin tam anlamıyla: kayıp.


Bağlanıp kaldığını gördükçe çaresizliği artıyordu. Odaya dönemiyordu çünkü bir daha görse kaldıramayacaktı. Dayanamayacaktı işte, bu kadar basit. Göremezdi. Görmemeliydi. Yapamazdı. Zaten yapamıyordu. Sonra silkindi, kendini cezalandırmak isteği gibi bir şey belirdi içinde. Sırf bu yüzden dönebilirdi ona. Bedenine kirli, kapkara bir enerji doldu. Kıpırdandı. Zor da olsa başardı dik durabilmeyi. Hiç zaman kaybetmeden arkasını dönüp yürümeye başladı, uyuşmuş ayaklarını sürüyerek. Buz gibi elleriyle kollarını ovuşturdu. Başındaki ağrıyı önemsemedi. Ocağı kapattı, ışıkları söndürdü. O kadar yavaş hareket ediyordu ki gören hasta derdi. Odanın kapısına gelince durdu. Ona baktı kıpırdamadan, orada öylece duruşunu izledi bir süre. Her şey aynıydı ya da hiçbir şey değişmemişti. Yavaşça girdi kapıdan, yaklaştı. Battaniyeyi kaldırıp yatağa girdi. Yüzünü duvara döndü, ellerini bacaklarının arasına sıkıştırdı ve gözlerini kapattı. Dönmüştü işte. Yine beraberdi onunla ve dayanıyordu. Bu yorgun gecenin de her yorgun gece gibi bir sonu olacağını düşündü. Bitecekti. Hatta bir an yaşamının bu olduğunu ve onu sevmesi gerektiğini bile düşündü. Bu olanlardan mutsuzdu ama dönmeyi başardığı için mutluydu, kendi cezasını kendi verdiği için de mutluydu.


Canı yanıyordu. Kafası karışıktı. Kalbi yorgundu. Belki de ne olursa olsundu. Darmadağın bıraktı kendini, zaten toparlayamıyordu. Her zaman ne yaptıysa onu yaptı. Usulca sarıldı yalnızlığa, yalnızca. Hep böyle olmuyor muydu zaten...

14 Ocak 2012 Cumartesi

Yalnız

ölüm isyan edilesi bir tanrıya dönüşürken
kan gölü ve sessizlik içinde
uyanıyor azrailler
sabahın diriliğine gülerek
yaşamak ve ölmek soruları
bir ada / gidişin ve kalışın ortasında
kim bilir belki o da batar
dayanamayıp yakasındaki hüznün ağırlığına

24 Aralık 2011 Cumartesi

On yıllık bir anlatı: Adı deprem

Bugün yarın derken, bitti bitecek diye umarken iki koca yıl geçti...

Deprem olmuştu, hava kararmıştı, ruhum daralmıştı. Bir şeyler yazmış, derin bir darbeye maruz kalmış olan psikolojimin enkazında bir hava boşluğu açmak için üç günümün milyonda birini kaleme almıştım. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Avını mideye indirdikten sonra kıvrılıp yatmak isteyen bir yılanı andırırcasına geldi içime çöreklendi. Neymiş ben bir daha yazamayacakmışım. Hem de ölene kadar. Hadi canım sen de! Yazarım, hem de ne zaman istersem. İstediğim gibi, istediğim kadar yazarım!

Yıkılırsa altında kalırsın!

Başlangıçta, kötü bir şeyler olacak gibi bir duyguydu. Önemsemedim. Yaşadığım duygusal dalgalanmanın kıyıya attığı bir enkaz parçası deyip geçtim ama öyle olmadı. Giderek daha da büyüyen, saldırganlaşan, arsız, edepsiz bir düşmana dönüştü. Kısacası illet...

Artık yüzemiyorum

Asla kabullenmek istemesem de her geçen gün kanıksadım o sesi. Şimdi anımsıyorum da, karşı kaldırıma geçerken gökyüzünden karanfil yağmaya başlamıştı. İstediği bir oyuncağa sonunda sahip olabilmiş bir çocuğunkine benziyordu sevincim. Her yer renk renk karanfil… Tam yolun ortasında yakaladı beni. Oysa keyifli keyifli sigaramı tüttürüyordum. Köşedeki simitçiye “yazarım, niye yazamayacakmışım” deyivermişim. Sanki “bir daha yazamayacaksın” diyen oymuş gibi. Deli işte!

Sigarayı bırakacak olmasam yazardım

Geceleri düşlerime girdi. Oysa ben gördüğüm düşleri çok az anımsardım. Kitap satırlarının arasında bana tuzaklar kurdu. Yağmurlu günlerde koşar adım eve giderken üstüme yağdı, tenimdeki her gözeneği doldurdu. Yıkanıp arınmak istesem de gitmedi illet. Ustalıkla gizlenmiş bir virüs olup bilgisayarıma girdi. Mahremiyet diye bir şey kalmadı yaşamımda. Banyoda bile onun önünde soyundum.

Kalemin ucunu o mu kırdı yoksa?

Duygularımı hep ateşe benzetmişimdir. Çok yoğun duygular yaşarken ertesi gün ve ondan sonraki gün bu yakıcı alevlerin nasıl hafifleyeceğini düşünür rahatlamaya çalışırım. Yine aynı şeyi yaptım. Olmadı. Metro treninin viyadükteki rampasından en yakın gezene fırlatılmasına sadece ondokuz saniye vardı. Onsekiz, onyedi, onaltı… daha çok var diyerek bir koltuğa oturdum. Tüm çocukluğumu izleyip bitirdiğimde bile hala üç saniye vardı.

Yine de her şey ne kadar da hızla ilerliyor

Sonra arsızlığı iyiden iyiye ele aldı; bir de alay etmeye başladı. Tüm metro seferlerini iptal ettim eve giderken. Otobüsleri garajlara çektirip, taksilerin trafiğe çıkmasını yasakladım. Canı cehenneme. Teslim oldum. Yazamıyordum. Yazamıyormuşum. Yazmayacaktım. Üzülmedim desem yalan olur. Üzüldüm, hem de çok. Neler tasarlıyordum oysaki. Amerikan filmlerindekine benzer bomba sahneleri çekiyordum durmaksızın. Son saniyede titreyen elinde bir yankeskiyle keseceği kabloya karar vermeye çalışan ajana “mavi olan” demesem kim bilir neler olurdu. O illet aldı hepsini, hiçbir şey kuramaz oldum ondan başka. Onda da kurulacak bir şey yok. Zaten maskara etti beni. İmza bile atamaz oldum.

Sen görürsün gününü!


Tam iki uzun, yazısız, yazgısız yılın ardından karar verdim. O gidecek ben kalacağım. Ben istediğim gibi yazacağım. Ani bir hareketle aldım garsonun kalemini. Soru sormasına izin vermedim. Çay istedim. “Kalemi biraz sonra alırsın.” Aklıma gelen ilk sözcükleri yazarken omuzlarımdan ağır bir yük kalkmaya başladı. Dağınık, pus, inat, karmaşık... Giderek küçüldü. Sessizlik, kovalamaca, deniz, civa... Gözlerimle gördüm buharlaştığını, eriyip ufacık kaldığını.


Uyarmıştım seni, seni sana sobelerim diye

Resimdeki adam zaten hep bana bakıyordu. Gülümsedi. Ben de ona kahkaha attım. Garson “Tanır mıydınız” dedi. “Tanırdım” dedim, ne alemi varsa. Yine de inanmadı, bön bön bakıyordu hala kalemi cebine koyarken. O illet kim bilir kimlerin kanseridir bilmiyorum ama benim keyfim yerine gelmişti. Garsonu maçta bırakıp çıktım. Fransız yazarla, Norveçli balıkçının karısı arasında büyük bir aşk başlamak üzereydi.

[On yıl önce yazmışım bunu... 17 Eylül 2001'de, 1999 depreminden iki yol sonra. Kim bilir ne düşündüm o zamanlar. Olup bitenlerin kendi yaşamımla sembolik bağlarını kavramanın bu kadar zor olduğunu görünce, herhangi bir metnin ne kadar çok şey anlatabildiğini ve anlatılanların çoğunu kavrayamayacağımız düşüncesini daha akılcıl buluyorum. Bir yandan da üzücü... Böyle bakınca dünyaya "her yazı biraz yalnız sanki..."]

18 Aralık 2011 Pazar

Amnezi

sahtekar sözcüklerle dilenirken dil
belleğin en amnezik haline bile
-miş gibi düşüyor
bir sözcük
hayali bir emir
sil!

15 Aralık 2011 Perşembe

Tatar Çölü (Dino Buzzati)

Dino Buzzati bu kitabı 1940 yılında yazmış. Kitap 1949 yılında Fransa'da yayınlandıktan sonra büyük bir ün kazanmış ve yirmi dile çevrilmiş.

Tatar Çölü Giovanni Drago isimli genç bir teğmenin ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi’nde geçirdiği zamanı anlatıyor. Romana adını veren çöl kalenin bir tarafındaki uçsuz bucaksız alanı kaplıyor ve adını efsanelerden alıyor, zamanında bu çölde yaşadığı düşünülen Tatarlardan. Bu çöl yalnızca genç teğmeni değil kaleye gelen herkesi etkileyen bir yer çünkü kalede deyim yerindeyse tüm ömrünü geçiren çok sayıda subay ve astsubay var. Tüm kitap boyunca kaledeki herkesin neredeyse bir varoluş amacına dönüştürdüğü bir savaştan söz ediliyor. Okudukça tıpkı kaledeki onlarca asker gibi kimi yerlerde “işte şimdi savaş çıkacak” diye düşünseniz de bir süre sonra yine onlar gibi çaresizce “savaşın hiç çıkmayacağı” fikrine ulaşıyorsunuz. Drago görevi süresince birkaç kez şehre gidip geliyor ama şehirde geçen her günle birlikte oradaki yaşama biraz daha yabancılaştığını görüyoruz. Sonunda…


Kitaptaki anlatım neredeyse kaledeki yaşam kadar sade ve yalın, bir o kadar da etkileyici. Belki de bu yüzden oldukça temposuz diyebileceğim bu kitabı bırakmadan okuyabildim. Okurken ister istemez sorgulamalara girdiğimi söyleyebilirim. Aslında kitapta anlatılan o kadar az yer, insan ve nesne var ki onların okuyucuya aktarılan ve aktarılmayan detayları sizinle birlikte dolaşmaya başlıyor. İster istemez kaledeki yalnızlığa, çölün sesine/sessizliğine, bir kalede uyumak ya da nöbet tutmak düşüncesine empati kurabiliyorsunuz. En azından benim yaşadığım böyle bir şeydi. Çöl, kale, zaman, yolculuk gibi kavramlar romanda o kadar farklı bir atmosferde anılıyor ki kimi zaman bana düşündürdüklerini yakalayamadığım oldu. Bazen bir düşüncenin etrafında dönüp durduğumu hissettim. Bazen de bu kavramları dünyadaki başka nesnelerle ya da durumlarla benzeştirip somutlaştırmaya çalışırken buldum kendimi. Kitabın benim için en başarılı yanı sanırım bu: yavaş ilerleyen ve hareketsiz bir kurgu içinde bu kadar yoğun bir zihinsel uyarılma hali yaratabilmesi.


Okuyup bitirdikten sonra bitmesine üzüldüğüm kitaplardan biri değildi Tatar Çölü. Bu durum benim için garip sayılabilir çünkü kitabı sevdim. Böyle kitaplar bitmesin isterim genellikle – çocukça bir sevgi belki de… Sonra aslında kitabın bitmemiş gibi zihnimde dönüp durduğunu fark ettim. Birkaç gün sürüp gitti bu yeniden ve yeniden canlandırma hali. Kimi zaman Bastiani Kalesi’ni, kimi zaman Tatar Çölü'nü kimi zaman da bir nöbet akşamını düşünüp durdum. Bu kitabın birçok edebiyatçının ve edebiyat severin okuma listesinde üst sıralarda yer aldığını biliyordum. Okuduğumda neden olabileceğine dair kendimce düşünceler geliştirebildim. Yine de her okuyucunun bu kitabın farklı bir yönünden etkilenebileceğini düşünüyorum. Çeviri dili açısından da oldukça başarılı olduğunu düşündüğüm bu kitabı kesinlikle öneririm.


Tatar Çölü [Orj: Il deserto dei Tartari]

Yazar: Dino Buzzati
Çeviren: Hülya Tufan
İletişim Yayınları

12 Aralık 2011 Pazartesi

Nerede miyim?

sokaklara yağıyor bugün deniz
gökyüzüne yakamozlar düşüyor

eski bir an şimdi tende yüzen ateş
zaman kırıntılarından bir mozaik sanki

hatırlayanlar orada kaldı
ben balıkların sustuğu yerdeyim

11 Aralık 2011 Pazar

Senaryo Atölyesi'nden İzlenimler

Sinema Laboratuarı'nın bir etkinliğini daha 17. Gezici Festival kapsamında "Senaryo Atölyesi: Senaryoda karakter, diyalog, oyun" başlığıyla gerçekleştirdik. Alman Kültür Derneği'nde gerçekleşen atölye çalışmasına katılımın yüksek olması bizi fazlasıyla motive eden bir durumdu. SinemaLab'ın itici kuvveti Ersan Ocak (her ne kadar kendisine böyle bir rol biçmese de...) katılımcılara SinemaLab'ın kuruluşundan ve vizyonundan söz etti. SinemaLab çatısı altında yer alan ve etkiniklere destek veren arkadaşları ve çalışma alanlarını tanıttı. Ardından senaryo denilen metnin aslında ne kadar "kuru ve yalın" bir yazım formu olduğunu ve bir yönetmen gözüyle senaryo yazarının film yapım aşamasında nasıl algılandığını örneklerle açıkladı. Bu sayede senaristin film yapım aşamasına dahil olmasının (bir çok durumda) yarattığı güçlüklerin bir yönetmenin bakış açısıyla ne anlama geldiğini dinleme şansımız oldu. Ersan Ocak bir bakıma bu kuru metnin bir yönetmenin yaratıcılığıyla birleşip bir filme dönüşene kadar sinemanın mutfağında nasıl piştiğini gözler önüne serdi. Ayrıca, senaryo yazım aşamalarındaki sinopsis, tretman, senaryo gibi kavramların bir bütün olarak ele alınması gerektiğine ama yazım sürecindeki gidiş-dönüşlerle nasıl defalarca şekillenebileceğine de açıklık getirdi.


Ben senaristin "kişilik" adını verdiğimiz yapıya dair zihinsel temsillerinin karakterin kurgulanmasına nasıl etkileri olabileceğinden söz ettim. Karakterin gerçekçi bir biçimde kurgulanabilmesi, öte yandan da senaryoda çatışmanın ve tansiyonun belirli bir düzeyde tutulabilmesi için karakterin senaryoda sunulandan/görünenden daha detaylı kurulması gerekebileceği üzerine bir konuşma yaptım. Bu tartışmanın temel çıkış noktasını biraz psikoloji bilgisi ve biraz da yeni yeni adım attığım öykücülük alanındaki deneyimlerim oluşturuyordu. En temel varsayımım senaryo yazmak için psikoloji eğitimi alınması gerekmediği ancak psikolojinin bazı temel bulgularının senariste gerçekçi karakter kurarken yardımcı olabileceğiydi. Bu çerçevede aktarmaya çalıştığım bulgulardan bir tanesi de insanın temel duyguları ve bunların ortaya çıkmasına neden olabilecek düşüncelerin neler olduğuydu.

Özcan Yağcı oyun yazarlığı, tiyatro oyunculuğu ve ekonomist kariyerlerinden damıttığı deneyimlerle çok renkli ve etkileyici bir sunum yaptı. Diyalogların sinema ve tiyatro içinde nasıl farklılaşabileceğini kimi zaman sahnede oynayarak kimi zaman da Beynelmilel gibi yakın geçmişteki bazı filmlerin senaryolarından örnekler vererek anlattı. Sinemanın doğal üretim biçimini tiyatro ile karşılaştırarak aslında bize "diyalog ekonomisi" konusunda çok somut bir aktarımda bulundu.

Kısacası, nasıl geçtiğini bilemediğimiz bir doksan dakikaydı diyebilirim. İlgili katılımcıların ve salondaki olumlu atmosferin en azından bizim için çok rahatlatıcı ve motive edici olduğunu bir kez daha belirtmeliyim. Ayrıca, bu etkinliği gerçekleştirmemize olanak sağlayan festival ekibine ve hem atölye öncesinde hem sonrasında bizimle yakından ilgilenen Pınar Evrenosoğlu'na teşekkürlerimi ifade etmek isterim.