24 Aralık 2011 Cumartesi

On yıllık bir anlatı: Adı deprem

Bugün yarın derken, bitti bitecek diye umarken iki koca yıl geçti...

Deprem olmuştu, hava kararmıştı, ruhum daralmıştı. Bir şeyler yazmış, derin bir darbeye maruz kalmış olan psikolojimin enkazında bir hava boşluğu açmak için üç günümün milyonda birini kaleme almıştım. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Avını mideye indirdikten sonra kıvrılıp yatmak isteyen bir yılanı andırırcasına geldi içime çöreklendi. Neymiş ben bir daha yazamayacakmışım. Hem de ölene kadar. Hadi canım sen de! Yazarım, hem de ne zaman istersem. İstediğim gibi, istediğim kadar yazarım!

Yıkılırsa altında kalırsın!

Başlangıçta, kötü bir şeyler olacak gibi bir duyguydu. Önemsemedim. Yaşadığım duygusal dalgalanmanın kıyıya attığı bir enkaz parçası deyip geçtim ama öyle olmadı. Giderek daha da büyüyen, saldırganlaşan, arsız, edepsiz bir düşmana dönüştü. Kısacası illet...

Artık yüzemiyorum

Asla kabullenmek istemesem de her geçen gün kanıksadım o sesi. Şimdi anımsıyorum da, karşı kaldırıma geçerken gökyüzünden karanfil yağmaya başlamıştı. İstediği bir oyuncağa sonunda sahip olabilmiş bir çocuğunkine benziyordu sevincim. Her yer renk renk karanfil… Tam yolun ortasında yakaladı beni. Oysa keyifli keyifli sigaramı tüttürüyordum. Köşedeki simitçiye “yazarım, niye yazamayacakmışım” deyivermişim. Sanki “bir daha yazamayacaksın” diyen oymuş gibi. Deli işte!

Sigarayı bırakacak olmasam yazardım

Geceleri düşlerime girdi. Oysa ben gördüğüm düşleri çok az anımsardım. Kitap satırlarının arasında bana tuzaklar kurdu. Yağmurlu günlerde koşar adım eve giderken üstüme yağdı, tenimdeki her gözeneği doldurdu. Yıkanıp arınmak istesem de gitmedi illet. Ustalıkla gizlenmiş bir virüs olup bilgisayarıma girdi. Mahremiyet diye bir şey kalmadı yaşamımda. Banyoda bile onun önünde soyundum.

Kalemin ucunu o mu kırdı yoksa?

Duygularımı hep ateşe benzetmişimdir. Çok yoğun duygular yaşarken ertesi gün ve ondan sonraki gün bu yakıcı alevlerin nasıl hafifleyeceğini düşünür rahatlamaya çalışırım. Yine aynı şeyi yaptım. Olmadı. Metro treninin viyadükteki rampasından en yakın gezene fırlatılmasına sadece ondokuz saniye vardı. Onsekiz, onyedi, onaltı… daha çok var diyerek bir koltuğa oturdum. Tüm çocukluğumu izleyip bitirdiğimde bile hala üç saniye vardı.

Yine de her şey ne kadar da hızla ilerliyor

Sonra arsızlığı iyiden iyiye ele aldı; bir de alay etmeye başladı. Tüm metro seferlerini iptal ettim eve giderken. Otobüsleri garajlara çektirip, taksilerin trafiğe çıkmasını yasakladım. Canı cehenneme. Teslim oldum. Yazamıyordum. Yazamıyormuşum. Yazmayacaktım. Üzülmedim desem yalan olur. Üzüldüm, hem de çok. Neler tasarlıyordum oysaki. Amerikan filmlerindekine benzer bomba sahneleri çekiyordum durmaksızın. Son saniyede titreyen elinde bir yankeskiyle keseceği kabloya karar vermeye çalışan ajana “mavi olan” demesem kim bilir neler olurdu. O illet aldı hepsini, hiçbir şey kuramaz oldum ondan başka. Onda da kurulacak bir şey yok. Zaten maskara etti beni. İmza bile atamaz oldum.

Sen görürsün gününü!


Tam iki uzun, yazısız, yazgısız yılın ardından karar verdim. O gidecek ben kalacağım. Ben istediğim gibi yazacağım. Ani bir hareketle aldım garsonun kalemini. Soru sormasına izin vermedim. Çay istedim. “Kalemi biraz sonra alırsın.” Aklıma gelen ilk sözcükleri yazarken omuzlarımdan ağır bir yük kalkmaya başladı. Dağınık, pus, inat, karmaşık... Giderek küçüldü. Sessizlik, kovalamaca, deniz, civa... Gözlerimle gördüm buharlaştığını, eriyip ufacık kaldığını.


Uyarmıştım seni, seni sana sobelerim diye

Resimdeki adam zaten hep bana bakıyordu. Gülümsedi. Ben de ona kahkaha attım. Garson “Tanır mıydınız” dedi. “Tanırdım” dedim, ne alemi varsa. Yine de inanmadı, bön bön bakıyordu hala kalemi cebine koyarken. O illet kim bilir kimlerin kanseridir bilmiyorum ama benim keyfim yerine gelmişti. Garsonu maçta bırakıp çıktım. Fransız yazarla, Norveçli balıkçının karısı arasında büyük bir aşk başlamak üzereydi.

[On yıl önce yazmışım bunu... 17 Eylül 2001'de, 1999 depreminden iki yol sonra. Kim bilir ne düşündüm o zamanlar. Olup bitenlerin kendi yaşamımla sembolik bağlarını kavramanın bu kadar zor olduğunu görünce, herhangi bir metnin ne kadar çok şey anlatabildiğini ve anlatılanların çoğunu kavrayamayacağımız düşüncesini daha akılcıl buluyorum. Bir yandan da üzücü... Böyle bakınca dünyaya "her yazı biraz yalnız sanki..."]

3 yorum:

  1. Çok beğendim. Aktı gitti resmen. Bazı nobel ödüllü yazarımsıların romanlarında bi türlü yakalayamadığı akıcılığa sahip. Siz ne düşünerek yazdınız bilmiyorum, muhtemelen de sadece bir şeyi düşünerek yazmış olamazsınız bunu. Resimdeki adamı merak ettim bi de :).

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Bal teşekkür ederim. Ne yalan söyleyeyim, abartmış olsan bile bunları duymaktan hoşnut oldum:)

    YanıtlaSil
  3. Her yazı biraz yalnız sanki... Katılıyorum, her insan gibi... Ama her insanda olduğu gibi de okumaya, paylaşıma ve yoruma (tam olarak doğru olamasa da) açık. Bu yazı da öyle bence. Hem yazarın kendi yaşamıyla ve diğer yazılarıyla hem de başkalarının yazılarıyla önemli bir bağı var bence. Çarpıcı bir tema - yazamama korkusu -ve bunu en iyi bir yazar anlayabilir ve anlatabilir, bu küçük öyküde olduğu gibi. Burada yazarın kendisinin diğer öyküleriyle de önemli ilişkiler görüyorum. Örneğin Kramp, örneğin Korku Zamanı (Bkz. Okan Cem Çırakoğlu, Atlas, ZDC Yayıncılık, 2011). Belki de düşündüğümüz kadar yalnız değil bu yazı... Nil

    YanıtlaSil

Yorumlarınızı en kısa sürede yayınlayacağım. Kayıtsız kullanıcılar yorumlarını "Anonim" olarak gönderebilirler. İsimsiz mesajları yayınlamıyorum.