26 Şubat 2012 Pazar

Oradaki

Ağır ağır yaklaştı pencereye. Perdeyi araladı, dışarıda yağmur vardı. Bir süre yağmuru izledi, sesini duydu. Damlaların, içine loş ışıklar dolan su birikintilerine düşüşüne daldı. Saatlerce yağmur altında dolaşmış gibi hissetti. Ürperdi. Gömleği teninde buz adaları eritti bir an için. Sokak ne kadar tenhaydı. Sabahları gittiği park ya da gece yarıları dayanamayıp kendini attığı meydanlar kadar tenha. Bir sarhoş ağır adımlarla sallana sallana geçti evin önünden. Mevsim ne diye sorsan, "aşk hüzün yumağı birader" deyip gidecek bir adam gibi kayboldu gözden.

Tüm bunları neden düşündüğünü kavradığı anda yüzleşti kendisiyle. Odaya dönmeye korkuyordu. Arkasına dönmeye bile korkuyordu. Camdan soğuk vuruyordu ellerine. Sigarasının külü bile dönmesi gerektiğini söylese de dönemiyordu. Kentin ışıkları bir şeyler söylemeye çalışıyordu ona garip bir şifreyle ama o anlamıyordu. Görmüyordu demeli belki de. Zorlamalı bir sohbet açtı kendi kendine. Bir şeyler anlatsa odadaki yok olacaktı sanki ya da çekip gidecekti. Posta kutusunun anahtarının nerede olabileceğini bile düşündü. Olup bitenler komikti aslında, güldürecek kadar korku doluydu.


Bu düşünsel kaosun içinde, beyninin tam orta yerinde garip bir yaratık belirdi. Elindeki bıçağı savurup duruyordu. "Bu zamanın efendisi benim" diyordu, "bu zamanın efendisi benim". Dönemedi odaya. Sokakta kaldı gözü. Başını yukarı kaldırdı. Bulut ya da öyle bir şey gördü. Gökyüzünde ne olurdu ki zaten ya bulut ya da yıldız. Yıldız yoksa bulut olmalıydı gördüğü.  "Bir de Asmin var gökte ama o çoktandır üç bin metrenin altına inmiyor artık" diye mırıldandı. Küçük bir tebessüm belirdi yüzünde, sonra kırılıverdi tebessümdeki korkulu anlam. Alnını cama yasladı. Soğuktu. Çok geçmeden üşümeye, uyuşmaya başladı alnı. Beynine yayılan soğuk başını ağrıtsaydı da, dayanamasaydı da dönmek zorunda kalsaydı keşke. Ama olmadı dişlerini sıka sıka dayandı o illet soğuğa. Çalan telefonu açamadı. Kahve yapmak için ocağa koyduğu suyun kaynadığını duydu ama gidip ocağı söndüremedi. Zehir zıkkım içkilerden çekti canı. İnsanın boğazını yüreğini yakan türden bir şeyler içip yanmak istedi. Gidip bir bardak alamadı, kahrolası odaya dönemedi. Ayakları ağrımaya başladı, pencerenin yanındaki duvara dayadığı omzu donmuş gibiydi. Tırnaklarını yemeye başladı. Dalgalandı, dalgalandı, dalgalandı… Çocukluğunu anımsadı. Hiç dönmezdi oysaki o zamana. Kaçtığı yere kendi ayaklarıyla döner mi insan!


Sigarası sonuna kadar yandı ve pencere önündeki tükenişin sembolü gibi parmaklarının arasından kayıp düştü. Başını eğip bakmak bile istemedi. Donmuş kaskatı olmuş bir adam heykeli gibi durdu orada. Bedenini hissediyor muydu acaba? Düşüncesi gemsiz kalmıştı, kontrol edemediğini anlayınca bıraktı kendini. Kapıldı gitti. Neye, kime bilmeden kapıldı. Dönmek istiyordu, tek istediği buydu. Birkaç damla yaş süzüldü gözünden, iğne gibi ayaklarına saplandı damlalar. Gerçekten korktuğundan bile emin değildi artık. Bugüne kadar hep dönebilmişti. Ne zaman kovsa kendini ya da kaçsa dönebilmişti. Ama şimdi acı çekiyordu hem de çok... Öyle güçlü ve yalındı ki bu duygu, karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Artık tükenmişti. Mücadele edecek gücü bulamaz olmuştu. Yoksa yıllardır onunla dövüşen kendisi değil miydi? Her seferinde bir yolunu bulup bertaraf etmemiş miydi o illeti? Ölmüş müydü yoksa? Hayır, herhalde ağır yaralıydı. Gelip alsınlar diye bekleyen vurulmuş bir asker gibi hissetti kendini. Tıpkı yaşama veda etmesi gerektiğini anlayan bir insanın çaresizliğiydi yaşadığı. Ama o yaşamak zorundaydı. O odaya dönmek zorundaydı. Pencerenin kolundaki eli bir taş gibi düştü yanına. Haykırmak istedi, kendini kaybedip avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. Bağıramadı ama başını yukarı kaldırmış, gözleri kapalı, ellerini yumruk yapıp kollarını iki yana açmış bir adam geçti gözlerinin önünden. Dudaklarını aralamak istedi; çenesi kıpırdamadı. İyiden iyiye uyuşmuş bedeninden gelen tek bir ses bile yoktu. Düşünceleri tıpkı bir okyanus damlasıydı ya da çağlayan köpüğü - takip edilmesi ve tekrarı imkânsız manzaralardı suyun içinde. Kayıptı artık o. Her şeyiyle, kelimenin tam anlamıyla: kayıp.


Bağlanıp kaldığını gördükçe çaresizliği artıyordu. Odaya dönemiyordu çünkü bir daha görse kaldıramayacaktı. Dayanamayacaktı işte, bu kadar basit. Göremezdi. Görmemeliydi. Yapamazdı. Zaten yapamıyordu. Sonra silkindi, kendini cezalandırmak isteği gibi bir şey belirdi içinde. Sırf bu yüzden dönebilirdi ona. Bedenine kirli, kapkara bir enerji doldu. Kıpırdandı. Zor da olsa başardı dik durabilmeyi. Hiç zaman kaybetmeden arkasını dönüp yürümeye başladı, uyuşmuş ayaklarını sürüyerek. Buz gibi elleriyle kollarını ovuşturdu. Başındaki ağrıyı önemsemedi. Ocağı kapattı, ışıkları söndürdü. O kadar yavaş hareket ediyordu ki gören hasta derdi. Odanın kapısına gelince durdu. Ona baktı kıpırdamadan, orada öylece duruşunu izledi bir süre. Her şey aynıydı ya da hiçbir şey değişmemişti. Yavaşça girdi kapıdan, yaklaştı. Battaniyeyi kaldırıp yatağa girdi. Yüzünü duvara döndü, ellerini bacaklarının arasına sıkıştırdı ve gözlerini kapattı. Dönmüştü işte. Yine beraberdi onunla ve dayanıyordu. Bu yorgun gecenin de her yorgun gece gibi bir sonu olacağını düşündü. Bitecekti. Hatta bir an yaşamının bu olduğunu ve onu sevmesi gerektiğini bile düşündü. Bu olanlardan mutsuzdu ama dönmeyi başardığı için mutluydu, kendi cezasını kendi verdiği için de mutluydu.


Canı yanıyordu. Kafası karışıktı. Kalbi yorgundu. Belki de ne olursa olsundu. Darmadağın bıraktı kendini, zaten toparlayamıyordu. Her zaman ne yaptıysa onu yaptı. Usulca sarıldı yalnızlığa, yalnızca. Hep böyle olmuyor muydu zaten...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı en kısa sürede yayınlayacağım. Kayıtsız kullanıcılar yorumlarını "Anonim" olarak gönderebilirler. İsimsiz mesajları yayınlamıyorum.